10 Temmuz 2012 Salı

Bir Güne Sığanlar...

Haziranı bitirirken bana çooook uzun gelen bir gün yaşadım. Hem de çooook uzun... Şimdi dönüp bakınca, aynı güne birlikte olmanın hazzı, huzur, dinginlik, kahkaha, bitiş, hüzün... bir sürü şey sığmış... İşte fotoğraflar:
Önce İstanbul Boğazı'nda tekne turu.. Tekne ilk yolcularını Kabataş'tan almıştı ama bizim turumuz Beylerbeyi'nden başladı, Anadolu Hisarı'nı da geçip Beykoz Koyu'na kadar devam etti. Geri dönerken Beylerbeyi'ni geçtik ve Kabataş'ta indik...

Önceden planlamıştık; Boğaz'ın denize açıldığı noktaya kadar gidip, Karadeniz kenarına ulaşacak, ruhumuzu kuzey rüzgarları ile havalandıracaktık.. Böylece Kabataş'tan yola çıktık.. Keyifli bir yolculuktu. Ben kendimi küçücük bir çocuk gibi hissettim, arkada mutlulukla gülümseyen... hiç bilmediği yerleri, dünyayı tanıyan ve çok güvendiği ailesi ile keşfeden, mutlu bir çocuk gibi... Öylece gülümsedim yol boyunca... içimde tarifsiz bir huzur...
İlk molayı Garipçe'de verdik. Boğaz'da sakin, küçük bir balıkçı köyü... Deniz kenarında bir restoran var, ama içecekler sınırlı... Durum böyle olunca birer çay içtik ve Rumeli Feneri'ne geçtik.
Aradığımız içeceği Barınak Balık'ta bulduk, tam karşımda Karadeniz, sağımda ise İstanbul Boğazı... Ne büyük bir kayıp olmuş daha önce buralara gelmemem.
Kenarında oturduğum minik pencere işte böyle bir dünyaya açılıyordu. 
Elinde bir hortumla yerleri ıslatan çocuk ve hortumdan çıkan suyu yakalamaya çalışan, heyecanlı, oyuncu iki köpek... Uzun süre hoplaya zıplaya oynadılar. Öylece onları izlemek, gelip giden kocaman tankerlere bakmak.. zamanı dondurdu benim için...

Sonra dedik ki burada durmak olmaz, bir de Karadeniz koylarından birine gidelim. Yol seyirlik manzaralar sunarak bizi Demirciköy'e götürdü...
İşte böyle sessiz, huzurlu bir koyda bulduk sonra kendimizi..
Oturduğumuz yerin ismi Uzunya idi, zaten orada başka bir yer de görmedim.. belki de vardı ama ben oksijenden, huzurdan ve rakıdan sarhoştum :) 
Güneş battığında, suda mutlu - suyla mutlu - iki köpek geldi. Biri büyükbaba, öteki torunmuş... Büyükbaba çok yaşlanınca, yanına genç bir arkadaş olsun diye düşünmüşler... Hem de yaşlı olan bir gün gittiğinde, yanlarında kalacak ondan bir yadigar olsun istemişler...
Daha önce de fırında eritilmiş tahin helvası yemiştim ama bana hiç denk gelmemiş, böyle nar gibi kızarmış olana ilk kez rastladım... 

---------------------------------------------------------------------------------------------

O gün biz İstanbul'da uzaklara kaçarken, uzaklardan biri de İstanbul'a geliyordu... Fiziksel olarak bana yakın, ama varoluşsal olarak benden çok çok uzak bir yerlere... Arada katedilmesi imkansız mesafelerle geldi ve gitti... Böylesi daha iyi... O geçmişte ve olduğu yerde kalması gereken biri... Aslında hareket etmeyen... Ne gelen, ne kalan, ne de giden... Benim de öylece tuttuğum, herşeye rağmen bir türlü bırakmadığım... Ne yanına gittiğim, ne yanında kaldığım, ne de yanından uzaklaştığım biri... Umarım artık sona geldik ve perde kapandı... Gelmemek, aramamak, sormamak her zaman daha iyi...

İçimdeki küçük, kırılgan kız çocuğu büyüyor ve daha hafif, daha huzurlu, daha umutlu :) en azından şimdilik!

4 yorum:

  1. yazının sonuna kadar eğlenerek okudum fakat son paragraf beni üzdü belki de o kırılgan kız çocuğuyum şu an umarım büyümeyi öğrenebilirim...

    söylemeden edemeyeceğim o gezdiğiniz yerleri çok kıskandım :)

    YanıtlaSil
  2. Paylaşımlarınızı beğenerek takip ediyorum . Acer servisi olarak bu güzel paylaşımlarınızın devamını bekleriz .

    YanıtlaSil
  3. seda'nınnotdefteri: büyümek istemesek de büyüyoruz. yine bir yanımızla kırılgan kalabiliyoruz ama büyüyoruz. gezdiğimiz yerleri ise mutlaka öneriyorum.

    servis: teşekkürler!

    YanıtlaSil
  4. tatil için bayramı bekleyenlerdenim :) bende o zaman bol fotoğraflı post hazırlayacağım. Birazda ben kıskandırırım belki :)

    YanıtlaSil