12 Eylül 2011 Pazartesi

Rüyalar..

Hani ben sildim, hafifledim, falan dedim ya.. Bilinçaltım, "hahhayt mesaj kutularından silmekle olmaz o iş.. yetmeeeez" dedi ve bana şöyle bir nanik yaptıktan sonra.. başladı rüyalarımda eskiler geçidi yapmaya.. Günlerdir rüyalarımda exlerle ve onların karıları-sevgilileri-nişanlıları gibi bazı kadınlarla uğraşır oldum.. Aslında kabus gibi.. adamları ve onlarla bağımı sürekli hortlatıp duruyorum..

ama bazen de çok komik rüyalarım oluyor.. düşündükçe gülüyorum.. mesela:

Efendim rüyamda ben bir "muhasebeci"ymişim.. Hani durumları muhasebe edeceğim ya sanırım o yüzden "muhasebeci".. neyse benim exlerden biri, yanında sevgilisi ile ofisime geliyor.. Öyle takılıyorlar azıcık, dosyalara falan bakıyorlar.. Konuşmuyoruz bile.. Sonra tam onlar çıkarken, ben çantamdan iki tane tarağı çıkartıp veriyorum, çünkü o taraklar sözde onlara aitmiş.. onlar da alıp gidiyorlar.. çok güldüm.. Hani sildim, attım ya herşeyi.. rüyamda da tası-tarağı da toplayıp tutuşturdum ellerine..

Bir de daha önce gördüğüm bir rüya vardı ki hala gülerim hatırladıkça.. süper bence.. ben, bu sefer, elimde bir elektrikli süpürge ile sokakları süpüren bir çöpçüyüm.. Aslında çöplerle işim yok, kuru yaprakları dert etmişim, onları topluyorum.. öyle sokaklarda kuru yaprakları makinama alarak dolaşırken.. bir bakıyorum ki benim exlerden birinin evinin önündeyim.. kafamı kaldırıyorum, ışığı yanıyor.. ben yine yapraklarıma dönüyorum ve içimden "ohhhh neyse bir daha bu sokaktan geçmem gerekmeyecek" diyorum..

rüyalarımı seviyorum.. komikler.. hepsi çok anlamlı geliyor bana..

Freud believed that dreams are "the Royal Road to the Unconscious"
Fritz Perls believed that dreams are "the Royal Road to Integration"

8 Eylül 2011 Perşembe

XXX'in Yeri.. :)

Bir arkadaş zaman zaman gönderdiği mesajlarla tüm arkadaşlarını çağırırken beni de çağırıyordu "Beykoz'daki XXX'in Yeri"ne.. Böyle mangal falan yapıyorlardı.. Hatta aklımda kalmış, hafta sonu Beykoz'da dolaşırken tabelalara da baktım göz ucuyla, ama gözüme çarpmadı..

Bu hafta başında da yine benzer bir organizasyonun haberini alınca, bu sefer katılmaya niyetlendim.. Önce Uncle Google'a başvurdum tabii ki.. Anadolufeneri'nde varmış anılan isimde bir yer.. Hani geçen gün  Beykoz'u yazdığımda sevgili Öküz de oradan bahsedince, ayy bir sevindim anlatamam.. Yaşasın sıcağı sıcağına gideceğim Anadolufeneri'ne diye..

Neyse arkadaşa sordum, nasıl gidilir, nerededir bu XXX'in Yeri? Göremedim ben oranın tabelasını falan diye de açıkladım...

Gelen yanıt şöyle idi: "komiksin XXX'in yeri şöyle oluyor; XXX benim arkadaşım, yalıda oturur, bahçesinde mangal yakarız arada"

Ne diyim? Sanırım o yalıya hiç gitmem artık :)))))

Sildim.. Hafifledim..

Çoğunlukla bitiremeyen biriyim.. İlişki bitirmeyi beceremiyorum.. Aslında çoğu zaman hızla çekerim kendimi ama sonra tek başıma bitirmek için uğraşır dururum.. Bitirmeyince yeni birşeylere başlamak da hiç kolay olmuyor..

Bir ilişki sözde bittikten yıllar sonra bile hala o ilişkiye ait bazı şeyleri korurum.. O dönemde yazılmış mesajlar, mektuplar, alınmış ufak tefek şeyler, falan filan.. Bugün bir adım attım.. Tüm eski ilişkilerimin artıklarını çöp kutusuna attım :)

Gidenin ardından kırıkları toplamak zaman alır.. Kırıkları toplamaya çalışırken koruduğum bir kaç şeyle, bağı ayakta tutmaya çalışmışım, ne yaptığımı bilmeden..

Artık eskiye bağlı olmak istemediğimi fark ettim.. Farkında olmadan koruduğum bağlardan kurtuldum.. Eteğimde taşıdığım taşları döktüm.. Hafifledim..

5 Eylül 2011 Pazartesi

Haftasonu Gezintisi: Beykoz

Dün kardeşim ve yeğenimden oluşan "kızlar" grubumuzun dışında bırakıldım.. Küçük kız, bir süredir babası ile Bayramoğlu'nda idi... Dolayısıyla ortanca kızı çok özlemiş ve büyük ile onu paylaşmak istememişti.. Küçük kız "Biz bugün anne-kız günü yapalım" deyince, büyük olan ben grubun dışında kaldım :)

Bu haberi aldıktan kısa bir süre sonra babam aradı, ben de onu kahvaltıya davet ettim.. Birlikte güzel bir kahvaltı yaptık.. Saat iki gibi onu da uğurladım..

Önce uzuuuuuuun bir süredir ev dışında oluşlarım ya da evdeyken hep ödevlerle uğraşmalarım nedeni ile çok tozlanmış yuvamı temizleyeyim, artık tatil bitiyor, full-time iş başlıyor, yeni döneme hazırlanayım diye düşündüm ama neyse ki bu düşünceyi hemen zihnimden uzaklaştırdım..

Hızla üstümü değiştirdim.. Attım çantama "Adım Adım İstanbul" kitabımı.. Çıktım evden..

Daha önce gitmediğim bir yerlere gideyim istiyorum, ama bilmiyorum nereye gideceğimi de.. Neyse zaman kaybetmek istemedim, minibüse atlayayım önce Kadıköy'e gideyim, yolda da karar veririm dedim. Aslında aklımda Rumeli Kavağı var ama karşıya geçmek çok zaman alacak diye düşünüyorum.. Karar verebilmiş değilim, birden yine her zamanki rehavetime kaptırıp kendimi "amaaaan Kadıköy'de takılayım işte, sahafları dolaşayım" diye düşünüyorum.. Bu arada da serseri mayın misali dolanıyorum.. Kendimi İskele yakınlarında bulduğumda, kulağıma "Beykoz'a bir kişi" sesi geliyor.. "Beykoz'a mı?" diye soruyorum ve atıyorum kendimi dolmuşun arkasındaki boş yere..

Şaşırtıcı ama trafik yok, böylece Boğaz manzaralı keyifli bir yolculukla Beykoz'a varıyorum.. Dolmuşun son durağına kadar inmiyorum, ama sonradan bunun gereksiz olduğunu düşünüyorum. Ortakent diye bir yerdeyim.. Orada ne yazık ki rahatsız olduğum bakışlarla tanışıyorum.. Beni en çok şaşırtan bu oluyor.. Herkes dizimin iki parmak yukarısındaki tulumumdan açıkta kalan bacaklarıma bakıyor.. Çevreme inanamıyorum, en rahat giyinmiş olanlar kot pantolonlarının üzerinde kısa kollu t-shirtlerini taşıyorlar.. Denize doğru gitmeye çalışıyorum, birden bir mağaza görüyorum; sıradan, küçük bir giysi mağazası öyle tesettür mağazası gibi görünmüyor ama vitrindeki mankenlerin başları itina ile örtülmüş.. Bana herkes öyle bakmasa, tüm bunların farkına bile varmayacağım muhtemelen..

En sonunda deniz kenarına ulaşıyorum ama ne yazık ki bakışlar pek değişmiyor.. Sadece ben, bir süre sonra umursamaz oluyorum.. Boğaz havası alarak Çubuklu'ya kadar yürüyorum.. Fotoğraflar çekiyor, arada boş bulduğum banklara oturup manzarayı seyrediyorum.. Balık tutan ya da yürüyen insanları, tekneleri de..

Çok kalabalık.. Yol kenarına araçlar parkedildiği için trafik Üsküdar'a gidiş yönünde sıkışmış durumda.. Biraz açığa parketmiş bir araç yüzünden otobüs geçemiyor, kalıyor bir noktada.. Otobüsteki yolculardan bazıları hemen iniyor, çevreden yetişiyorlar ve parketmiş aracı kol kuvvetiyle biraz taşıyıp otobüse manevra şansı yaratıyorlar :) Yol açılıyor..

Kenardaki tekne lokantalardan birine girip midye tava yiyorum ama ne yazık ki yanında bira yok :(  Gördüğüm kadarı ile hiç birinde yok.. Böylece mecburen midye tava + şalgam suyu ikilisine razı oluyor, kalan ekmeklerimi denizdeki kaya balıklarına atıyor, biraz onların telaşlı kapışmalarını izliyor ve kalkıyorum..

Böylece hep Anadolu Kavağı'na giderken arabadan ya da vapurdan gördüğüm Beykoz'da yürümüş oluyorum..

Bu arada birkaç da fotoğraf çekiyorum, işte seçtiklerim:

1894'den bu yana :)
Çok davetkar..
Oturduğum tekne-lokantadan..
İshak Ağa Çeşmesi, 1746.
Çeşmenin en önemli özelliği: "Lüle" adı verilen musluksuz oluklar




Veeee... Gezgin ruhuma her zaman birşeyler sunan güzel şehrime teşekkürler :)

3 Eylül 2011 Cumartesi

Bayram Tatili.. Kürkçü Dükkanı: Çınarcık


Bu bayram uzun bir süreden sonra tüm aile, hep beraber Çınarcık'taydık.. Bilmeyenler için birazcık bilgi: Çınarcık, Yalova'nın ilçesi.. Denizle orman arasına sıkışmış, ama apartmanlardan dolayı fazlasıyla şehir görünümünde, yine de köylerin dibinde küçük bir tatil beldesi diyebiliriz. Çınarcık'ta yerleşim deniz kenarına yoğunlaşmıştır, çünkü deniz kenarından birden yükselir kara.. Bu nedenle binalar-insanlar, denizden çok uzaklaşamamıştır ve iyi de olmuştur.. Bu sayede orman ayakta kalabilmiştir.. 

Çınarcık, İstanbul'a yakınlığı nedeni ile eskiden gözde sayfiyelerden biri idi.. Ben üniversitedeyken bizimkiler de oradan küçük bir daire almışlardı. Aslında bizim o daireyi aldığımız dönem, Çınarcık'ın kirlilik nedeni ile "out" olduğu dönemdi.. Ama yine de aynı dönemde müzikli çay bahçeleri, bir megastar çıkarmıştır: Tarkan!

17 Ağustos 1999'da annemle beraber Çınarcık'taydık.. Bizde birşey yoktu, ama feci sallanmıştık.. Günlerce uyuyamamıştım.. Sonraki yıllarda da doğal olarak tadı tuzu kaçtı Çınarcık'ın.. Gelenler epeyce azaldı.. Ama özellikle annem, çok sever. Bu yıl bayramda oradaydılar.. Biz de kardeşim ve Derin'le birlikte katıldık annemle-babama..

Hep Çınarcık'ta, Eylül ayında denizin çok güzel olduğunu duyardım.. Artık deniz temizlendiği için mi? Aylardan Eylül olduğu için mi? İkisi bir arada olduğundan mı? Bilemem ama deniz gerçekten muhteşemdi.. Her zaman Çınarcık'ın sakinlerinden olan denizanaları yoktu, pırıl pırıl suda dip görünüyordu, su çok soğuk değildi ve hep alıştığımız dalgalar-çırpıntılar da yoktu.. Doya doya yüzdüm.. Denizden çıkmak istemedim.. Son iki gün, deniz kızıla boyanana kadar denizdeydim.. Denizdeki insan sayısı azaldıkça, koca koca kefaller kıyıya kadar gelip zıplaya zıplaya yüzdükleri için korkup çıktım.. Yoksa hava kararana kadar kalabilirdim :)

Çınarcık'ın poyrazı boldur.. Akşamlar mutlaka rüzgarlıdır ve rüzgar estikçe sanki İstanbul'u da önüne katıp getirecektir.. Geceleri İstanbul ışıl ışıl karşınızdadır.. Nemin düşük, rüzgarın çok olduğu gündüzlerde de İstanbul'u karşınıza alıp yüzersiniz..

Çınarcık'ı seviyorum, güneydeki pek çok yeri keşfetmeden önce bizi pek güzel ağırlamıştır, vefa borcum var :) şimdi de temizlenen denizi ile tekrar gözüme girmeye hazır :) arada sırada haftasonları kaçabilirim..

Severim, öneririm :)

26 Ağustos 2011 Cuma

Bir ödev daha bitti... İnanamıyorum.. Geştalt Terapisti Olmaya 10 Ödev mi Kaldı???


Bu sefer "depresyon" yazdım ama öldüm-bittim yazarken.. Bu sabah saat altı civarı bitirdim, şimdi işteyim.. Ödev bitmeden önceki halim aynen böyleydi..  Son kontrolü yapamadım artık, çünkü gözlerim kapanıyordu.. Bir saat uyuyup işe geldim, günlerdir böyle.. ama burada gözlerim tekrar açıldı ve birkaç küçük hatamı farkettim ödevde.. olsun ne yapalım..

Bence depresyondaki o hüznün ve yalnızlığın tuhaf bir tadı var.. Hem yüreğin sıkışıyor, kaçmak istiyorsun.. hem de orada kalmak istiyorsun.. Geştalt dilinde bunun adı "kördüğüm".. Hem ilginç biçimde keyif aldım yazmaktan, hem de içim daraldı.. Neyse önceki ödev güncellemem sayesinde notum epeyce yükseldi, umarım bu ödevden de güzel bir not alabilirim.. Motivasyonum arttı.. Yapamayacağım diyen ben Geştalt Terapisti olmaya kaç ödev kaldı diye sayıyorum.. Tabii daha dünya kadar saat süpervizyon almam lazım, kendi terapimi tamamlamam lazım ama olsun :)

Bu arada ilginç bir şey oldu bana..  bir sonraki ödevim için hemen okumaya başlamak istiyorum.. Konumu belirledim bile.. Merak ediyorum, öğreneceklerimi.. Heyecanlanıyorum.. Bir ödev için? Kendime şaşırıyorum ama öyle.. Neyse bu heyecanı kaygıya dönüştürmeden okumaya başlayayım :)

Kördüğüm doğurgan bir süreç.. Bende heyecan doğurdu.. :))))

Bu arada hala sigarasız yaşıyorum.. Muhteşem bir şey.. Kötü kokmuyorum, rahat nefes alıyorum... Ne güzel :)

21 Ağustos 2011 Pazar

Büyükada Aya Nikola Plajı

Benim yeryüzündeki cennetlerimden biri Büyükada'dır.. Bir süredir yine can sıkıntısı, iç daralması, ruh kararması gibi durumlar bastı.. Kardeşimin durumu da benden parlak değil.. Dolayısıyla biz bugün içimizi açacak renklere bakmak, güneşin altında döne döne yatmak falan istedik.. Aslında bu yıl anneciğim hepimizi şaşırttı, maaşallah sağlığı elveriyor ve Çınarcık'ta kalıyor, tıpkı eski günlerdeki gibi.. Yani onların yanına gidilebilirdi ama iki kızını da gergin görünce annecik çok üzülecek, biz daha da gerileceğiz diye İstanbul'da kaldık..

"Haftasonu ne yapsak" sorusunun yanıtı ikimiz için de çok açıktı: "Adaya gidelim"

Artık büyük bir çoğunluk biliyor, Prens Adaları'ndaki beachlerde denize giriliyor ve konforları güneydekileri aratmayacak cinsten.. Biz daha önce de "Yörükali Plajı"na gitmiş ve çok kalabalık olması dışında memnun kalmıştık.. Bu sefer Adalar Belediyesi tarafından işletilen, "Aya Nikola Plajı"ndaydık ve Ramazan olması nedeni ile inanılmaz sakin ve dinlendirici bir gün geçirdik..

Plaj, Büyükada'nın doğusunda Sedef Adası manzaralı, Sedef Adası'na arkanızı dönerseniz de Büyükada'nın ormanı gözünüzü ve ruhunuzu dinlendiriyor.. İnanması zor ama bu sessiz-sakin, yemyeşil yer daha önce, uzunca bir süre Büyükada'nın çöplüğü olmuş.. Yapılaşmanın yok denecek kadar az olduğu Aya Nikola Koyu'na faytonla da ulaşmak mümkün ama biz iskelenin hemen yanından kalkan teknelere bindik. Her plajın kendi teknesi var ve taşıma ücretsiz yapılıyor. Aya Nikola Plajı'nın giriş ücreti ise şezlong ve şemsiye de dahil 10 TL. Yemek yiyebileceğiniz küçük bir cafesi var; çok fazla seçenek olmasa da karnınızı doyurabiliyorsunuz ve fiyatlar oldukça uygun..

Marmara'da artık denizin temizlendiğini görmek çok güzel.. Deniz, tabii ki güneydeki kadar berrak değil ama artık Marmara'da da balıklarla yüzebiliyorsunuz.. Dönüşte teknemize eşlik eden yunuslar, artık Marmara'nın eski sakinlerine tekrar kavuştuğunun kanıtı gibiydiler..

Ben derim ki eğer hafta sonunda İstanbul'daysanız ve serinlemek istiyorsanız, sakın havuzlara gitmeyin.. Onun yerine Büyükada Aya Nikola Plajı iyi bir seçenek bence..

Bir başka seçenek de "Boğaz'da Yüzme Turu". Biz geçen yaz ve ondan önceki yaz, bunu da denemiş ve çok memnun kalmıştık. http://www.yuzmeturu.com/yuzmeturlari.htm adresinden detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.. Gerçekten farklı bir deneyim olmuştu bizim için, sabah kahvaltısını Boğaz'da yol alırken yaptığımız turda, Anadolu Kavağı yakınlarında küçücük bir koyda demir atmış ve yüzmüştük.. Bir tarafta Karadeniz, diğer tarafta İstanbul Boğazı..

İstanbul'un yeryüzü cennetlerinden biri olduğunu düşünüyorum, her zaman şaşırtan ve bir sürü seçenek sunan güzel şehrim benim :)